Haziran 2014'te Şakran Cezaevinden yazdığım iki kısa not.
“Dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir mi?”
Derin bir paradokstur. “Demokrasi”yi haddinden fazla ciddiye alırsan çobanın oyuyla senin oyunun eşitliği insanı rahatsız eder. Fazla ciddiye almazsan, eşitliğin hikmetini daha iyi anlarsın.
Hiçbir toplumda halk oyu, iktidarın tek kaynağı değildir. Her toplumda ve her toplum biriminde, alim cahilden, amir memurdan, zengin fakirden, haklı haksızdan, hakim cemaate mensup olan olmayandan daha güçlüdür. Borusu daha gür öter.
Demokrasinin işlevi, toplumda var olan, her zaman var olacak olan, var olması aklın ve ahlakın gereği olan bu eşitsizlikleri dengelemektir. Yumuşatmaktır. Kamu yönetiminde cahilin, memurun, fakirin, haksızın ve zencinin sesini duyurmaktır. Doğal ve edinilmiş üstünlüklerin kahredici bir tahakküme dönüşmesine engel olmaktır.
Eşiti unut, elbette dağdaki çobanın oyu şehirdeki alimin ve amirin oyundan üstün olacak. Halk oyu, telafi mekanizmasıdır. Alim ile amir zaten maçı almışlar, karşı tarafın tek golüne itiraz etmek neden?
Ne zaman ki o golün sarhoşluğuyla dağdakiler alimin ilmine, amirin emrine, haklının hakkına ve zenginin alın teriyle edinilmiş servetine göz koyarlar, işler o zaman çığırından çıkmaya başlar. Çobanın oyu o zaman göze batar.
“Özgürlük nedir?”
Aklınla ve vicdanınla baş başa kalabilmektir. Açlığın gurultusundan, zorbanın homurtusundan ve mahallelinin mırıltısından nefsini arındırabilmektir. Zor iştir. Saf halini gören olmamıştır. Azıcık yanına yaklaşabilirsen şanslı sayılırsın.
Akıl dediğin şey, hakikati arama melekesidir. Vicdan, hakkı arama melekesidir. Hak ve hakikat, aynı madalyonun iki yüzüdür. İnsan evladını diğer hayvanlardan –koyundan, köpekten ve maymundan– ayıran temel haslettir. Demek ki özgürlük, insanı insan yapan şeydir. Ya da “daha fazla” insan yapan şeydir diyelim. İnsanlaşmanın şartıdır. Özgürlük yoksa koyun olabilirsin, köpek olabilirsin, maymun olabilirsin. Belki rahat da edersin. Ama insanlığın eksik kalır. Hakikat duygun körelir. Hak duygun dumura uğrar.
Özgür olmamak, açlığın veya zorbanın veya mahallenin kölesi olmak demektir. Tercihlerini ve eylemlerini, bedensel iştahlarınla veya korkularınla veya toplumsal sadakatlerinle yönlendirmektir. Diğer hayvanlar da yapar o kadarını. İnsanı koyundan, köpekten ve maymundan ayırt eden şey, nadiren de olsa, bu köleliği aşabilmesidir. Durup, “Bu işin doğrusu ne?” diye sorabilmesidir.
O soruyu sormanı teşvik eden ortamın adına özgürlük diyoruz. Eğer ahlak felsefesi diye bir şey varsa, gerçekten kayda değer tek konusu özgürlük olmalı sanırım.
2022-07-19 20:16:00 +0000 UTC
View Post
27 Kasım 2009
Citronyani acı limon ağacını Avrupa’da antik çağdan beri biliyorlar. Bunun daha güzel çeşidi olan limon 12. yüzyılda Araplardan Akdeniz ülkelerine gelmiş. O yüzden güney Avrupa dillerinin çoğunda Arapça isim olan lîmon kullanılıyor. İspanyolca limón, Katalanca llimon, Portekizce limão, İtalyanca limone, Arnavutça limoni, Makedonca limon, vs. Kuzey ve Doğu Avrupa’da citron türevleri geçerli.
Arapça sözcük ilk kez 10. yüzyıla ait bir tarım risalesinde görülmüş, ama ağacın kendisi bundan en az 300 yıl önce İran’da varmış. Hindistan veya Güneydoğu Asya’dan gelmiş olması lazım diyorlar. Hintçe isim nimbu. Ya Araplar Hintçe /n/yi beceremeyip /l/ yapmışlar, ya da Hindistan’ın kaç düzine yerel dillerinden birinde öyleymiş.
*
Narenc’in hikâyesi de aşağı yukarı aynı. Bu da Hindistan ya da Güney Çin kökenli; Hintçesi nâranga, belki aslı nagâranga yani “ejder ağacı” olabilir diyorlar. Arapça nârenc Hicretten 250 yıl kadar sonra zuhur etmiş. 1100’lü yıllarda İspanyolcaya naranja, Sicilya üzerinden İtalyancaya arangia kılığında ulaşmış. İtalyancada baştaki /n/nin neden kaybolduğuna dair çeşitli teoriler var. Fransızların orange’ı İtalyadan gelmiş.
Bunlar bugün bildiğimiz portakal değil maamafih, acı portakal: Farsça öbür adı utrûc veya turunc olan meyve. Çiğ yenebilen tatlı portakal cinsini ilk kez 16. yüzyılda Japonya’dan mı Tayvan’dan mı emin değilim, Portekizliler getirmişler. O ülkenin o zamanki adı Portakal olduğundan, nevzuhur turunç cinsinin adı da Türkçede haliyle Portakal turuncu olmuş, tıpkı yeni devirde tanıştığımız Vaşington portakalı ya da Brüksel lahanası gibi.
1790 küsur yılında Kenzü’l-iştiha adlı yemek kitabını Farsçadan tercüme eden Ahmed Cavid Efendi, “Portakal derler, İstanbul’da şekerden lezîz [turunc] zuhur etmeye başladı,” demiş. Hatta “Frenk ülkesinde portakalı ancak kibarı görebildiğinden, Asitane’de kesreti kendülerini hayran eylediğinden hezeyan-ı gûna gûn ederler” imiş. Yani bizim memlekette bu meyveyi ancak zenginler görür deyip İstanbul’daki portakal bolluğuna şaşar, “oh wow” çekerler diyor.
2022-01-31 11:00:05 +0000 UTC
View Post
26 Kasım’da yayımlanmak üzere ilettiğim bu yazıyı Taraf’ta basmayı uygun görmediler.
Herkesin utangaç gelin edasıyla görmezden geldiği gerçeği Hakkı Devrim pat diye söylemiş (Radikal,24 Kasım 2009). Demiş ki, “CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçti. 1950 CHP’nin sonuydu.... Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa çevirdiniz.” Şu içinden geçtiğimiz devrim günlerinin, unutulmayacak kadar önemli sözlerinden biridir.
Devamını söylememiş ama o da yakında gelir tahminimce. CHP’nin kurucusu ve ebedi şefi olan zatın miadı da 59 yıl önce dolmuştu. Zorla ayakta tutacağız diye tarihî bir şahsiyeti hortlağa çevirdiler.
Edebiyle tarihe gömülmesine izin vermediler. 12 seneden beri Etnografya Müzesinin bodrumunda bekletilen naaşını oradan alıp, Devlet dininin Kâbesi gibi tasarlanan bir tapınağa nakletmeye 1950’de karar verdiler. Vefatından hemen sonra paralardan resmi çıkarılmıştı, aynı yıl geri getirdiler; ki dünyada hiçbir “milli şefe” o güne dek nasip olmamış bir tuhaf basübadelmevttir. 1930’ların hengâmesinde çıkarılmış birtakım deli saçması kanunların “Devrim Yasaları” adıyla kutsallaştırılması da 1950’nin eseridir.
Bir parti düşünün ki 27 yıl boyunca “Devlet benim” demiş; bana karşı çıkan her kimse TANIM GEREĞİ vatan hainidir, dolayısıyla katli vaciptir diye akıl yürütmüş. Bir gün aniden dönüyor, “eheh, hoşgörü de lazım ayol,” deyip demokrat olmaya karar veriyor. Veriyor ama geçmişine de tek kelime toz kondurmuyor. Dünyada böyle bir şeyin eşi var mıdır? Aklın mantığın alacağı şey midir? Devir demokrasi devri diye demokrasiciliğe soyunacağız, ama milli ideolojimizdir diye okullarda, kışlalarda 1930’ların kokmuş totalitarizmini okutmaya devam edeceğiz.
Hayır, CHP’nin 1950’den sonra inat etmesi birkaç yaşlı politikacının hırsıyla açıklanabilecek şey değildir. Bir siyasi mühendislik projesinin parçasıdır. Demokrasiye geçerken geçmişin sorgulanmaması gerekiyordu, çünkü geçmişte çok fazla kan, cinayet, zulüm ve alçaklık vardı. Eski defterler bir kez açılsa ucunun nereye varacağı belli olmazdı. İşte o geçmişin muhafızı ve müdafii olsun diye CHP’yi meclise oturttular. Kurucusunu da tanrılaştırmaya karar verdiler.
2022-01-30 11:00:03 +0000 UTC
View Post
26 Kasım 2009
Ahmet Vefik Paşa “18 dirhemlik mermi atan tüfek” demiş, misket tanesi de bunun mermisi. Bir dirhem 3 küsur gram olduğuna göre yaklaşık 60 gramdan söz ediyoruz. Şemseddin Sami “geniş çaplı eski bir cins tüfeng” diyerek paşayı desteklemiş. 1945’e gelindiğinde anlamın genişlediğini görüyoruz. TDK Sözlüğün birinci baskısına göre “bomba ve şarapnellerin içindeki demir tane.” “Çocukların oynadığı bilya” anlamı ilk kez 1974 baskısında görülüyor. Bu da hayret edecek bir şey. Çünkü 1974 baskısı özellikle gözü dönmüş bir elitizmin eseridir; halk kullanımına dair hiçbir şeye yer vermemeye adeta yeminlidir.
Fransızcası mousquet, daha önceleri mousquette (/musket/). Fransa’da 1570 civarında icat edilmiş; Osmanlı ordusunda 1590’larda kullanıldığına dair delil var. Nihai kökeni İtalyanca moschetto, yani “sivrisinek”. Daha önceleri İtalya’da mekanik ok atma aygıtının adıymış. O aletin Türkçesi de zemberek’tir. Farsça zenburek = arıcık yani.
Üzüm cinsi olan öbür misketin bununla alakası yok. Orada da ilginç bir Doğu-Batı paslaşması görülüyor. Misk bir kere Arapça. Esasen “tutam” demek, ikinci olarak da bir tür balinanın midesinden çıkan güzel kokulu mumumsu maddenin adı. Misket bundan ism-i merre: “bir parça misk”. Türkçede de bu anlamda bazen kullanılmış. Öte yandan Avrupalılar o kokulu nesnenin adını Arapçadan alıp musc/mosca/musk etmişler. Misk gibi kokan bir üzüm cinsine de Ortaçağdan beri Fransızca muscat veya İtalyanca moscato adını vermişler. Meninski’ye göre İstanbul’da bu üzümden yapılan şarap daha 17. yüzyılda bilinirmiş. Tatlı ve kokulu İtalyan şarabına Türkçede misket denir diyor, sene 1680’de.
Osmanlı’da şeriat uygulanmıyor muymuş ne?
2022-01-29 11:00:04 +0000 UTC
View Post
24 Kasım 2009
İcra memuru kılıklı bir adamcağızı “Gandhi Kemal” etmenin absürtlüğünü çok iyi vurgulamış Cengiz Çandar da, “Gandhi Kemal diye tesemmüm edilen Tuncelili Kemal” cümlesini neresinden tutacağız, bilemedim.1
Bir kere tesemmüm edilen diye bir şey olmaz, olsa tesemmüm eden olur. Gramer bilmeseniz de neredeyse içgüdüsel olarak bilmeniz lazım ki tefeˁˁül veznindeki fiiller DAİMA edilgen veya dönüşlü anlam taşır, bir eyleme maruz kalma, o işi kendi kendine etme, ya da +lenme gibi bir şey anlatır. Bir şeyi tekrar ederseniz o şey tekerrür eder. Teşkil edilen şey teşekkül eder, yani şekillenir. Sen tebliğ edersin adam tebellüğ eder. Biri sana tasvir eder, sen tasavvur edersin. Birinin rütbe ve mevkiini aşağı indirirsen tenzil’dir, ama kendi kendine o işi yaparsa tenezzül etmiş olur. Genel kural: TeSeSSüS EDİLMEK diye bir deyim gördünüz mü yüzde yüz yanlıştır. TeSeSSüS ETMEK olmalı.
Devrim Tarihimizin ünlü anekdotlarındandır, bilir misiniz? 30 ve 31 Ekim 1922’de toplanan Meclis, saltanatı kaldırma kararını bir türlü alamaz; lehte ve aleyhte konuşanlar olur. Bunun üzerine Başkumandan Paşa bir masanın üzerine çıkıp gereken uyarıyı yapar. “Efendiler,” der, “bu iş hakla hukukla olmaz. Güç meselesidir. Saltanat her halükârda kaldırılacaktır. Terbiyenizle bu gerçeği kabul ederseniz iyi olur, yoksa ihtimal bazı kafaların kesilmesi gerekir.” Bunun üzerine Ankara Mebusu Mustafa Efendi (Beynamlı) söz alır, “Biz meseleyi başka nokta-i nazardan telakki ediyorduk efendim,” der. “İzahınızdan tenevvür ettik.” Yani aydınlandık. Önerge oybirliğiyle geçer. Burada tenvir eden, yani aydınlatan, Gazi Paşa oluyor. Tenevvür eden de mebuslar.
Cumhuriyetimiz sayesinde memleket nasıl aydınlandı, merak etmişsinizdir diye anlattım.
*
Ha, ayrıca tesemmüm etmek “zehirlenmek” demektir, semm (zehir) kökünden. İsm’in geçişli fiili tesmiye etmek (adlandırmak) olur. Bunun edilgen sıfatı müsemma’dır (adlandırılan). Dönüşlü fiil de tesemmî etmek olsa gerek, yani adı taşımak; ama pek kullanılmaz.
1 Radikal, 22 Kasım 2009.
2022-01-28 11:00:00 +0000 UTC
View Post
25 Kasım 2009
Bingöl ilinin merkezi olan kasabanın Ermenice adı Çapakçur’dur. 1945’e dek resmî adı da oydu, sonra neme lazım ülke elden gider mider deyip değiştirdiler. Ama yerli halk bu isimlerin ikisini de kullanmaz. Kürtçe isim Çewlîk’tir. Zazalar da Çolik derlermiş. Geçenlerde değerli bir okurum yazıp sormuş, hoca bunlar Kurmanciye benzemiyor, Zazaca değildir, acaba Ermenice midir imdat diye.
Hayal kırıklığına uğrattığım için bin pardon, ama Çevlik benim bildiğim Türkçedir. Anadolu’da daha altı yerde Çevlik adında köy var: Adana Karaisalı, Mersin, Tosya, Kayseri, Afyon Başmakçı, Hatay Samandağı –bu sonuncusu hariç hepsi ağır Türk yerler.
Tarama Sözlüğü çevlik için “girdap” demiş, 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar sekiz tane de tanık göstermiş. Eğer böyleyse çevirmek fiiliyle alakalı bir kelime olmalı, belki de *çevrik’tir. Halbuki Çevlik isimli yerlerin çoğunda sözkonusu olan şey girdap değil çağlayan. Yani suyun hızlanıp azdığı yer, hatta şelale. Acaba çavlan/çağlağan sözcüğünün varyant biçimi olabilir mi? Malum, Türkçede /ç/ sesine bitişen kalın sesli bazen incelir, çalmaktan çelim/çelme, çakmaktan çekiç, çızmaktan çizgi, çıtlamıktan çitlembik vs. Bunun da aslı *çavlık olmasın?
Çapakçur’un çapak’ı da bezdirinceye dek tartışılmış bir meseledir. Çur Ermenice su demek, o kolay, ama çapak diye bir kelime sözlüklerde yok. Çapug var, “hızlı” demek, o olabilir. Bir de çapçpel var, “şapırdamak, çağıldamak” anlamında bir ses yansıması. Bu fiilden, biraz zorlayıp, “çağıltı” anlamında çapag sözcüğü türetilebilir sanırım. Çağlarsu? Türkçe adın tam Ermenice karşılığı gibi duruyor.
Peki Bingöl’de yerli Türk nüfus yok, Türkçe isim nereden çıkmış? Vallahi bilmiyorum. Son yüzyılda yok diye daha önceden de yoktu sonucu çıkmaz tabii. Ne bileyim, bir tarihte bir oba yahut cemaat gelip buraya yerleşmiş olabilir; ya da kaymakamın biri bu adı uygun görmüş olabilir, mümkün. Doğunun en katıksız Kürt veya Laz olan bölgelerinde bile tek tük Türkçe yer adlarına rastlanıyor, ta kadimden beri değişmemiş olan. Yemin ederim ki benim suçum değil.1
1 (2019 notu) Yanlış varsayımlar üzerine kurulu yanlış bir yazı. Ermenice isim Çapakçur değil Çapağçur Ջաբաղջուր veya Çapaxçur Ջաբախջուր. Ancak Cumhuriyet dönemi yazımında Çapakçur diye “kibarlaştırılmış”. Kasaba adı Çevlik değil Colik.
13. yüzyıla ait Ebulferec vekayinamesinde Cabal Cur yani Arapça “Cur Dağı” olarak geçiyor. Bunu bulunca bulmaca kendiliğinden çözülür. Yabancı dilden alınan ince /l/ sesi Ermenicede daima /ğ/ halini alır. Eski Ermenice /c/ sesi 15. yüzyıl sonrası Batı Ermenicesinde daima /ç/, /b/ sesi ise daima /p/ telaffuz edilir. Yani Arapça cabal cur Türkiye Ermenicesinde Çapağçur olur. Cur adının kaynağını bilmiyorum. Colik adının anlamını ve kaynağını da bilmiyorum. Ama Türkçe Çevlik olmadığı kesin gibi. Cur ve Colik ilişkili olabilirmiş gibi duruyor, ama öyledir diyemem.
2022-01-27 11:00:04 +0000 UTC
View Post
23 Kasım 2009
Eski Yunanca élektron kehribar. Bilirsiniz değil mi? Şeffaf bal rengi fosil bir madde, yüne sürtünce hafif maddeleri mıknatıs gibi çekme özelliği kazanır, karanlıkta yapınca çatır çatır kıvılcımlandığı görülür. Eski zaman insanlarının hayal gücünü bu olay feci surette gıdıklamış. O zaman daha plastikler de yok, sürtününce mıknatıslanan başka madde bilmiyorlar.
Pardon, biliyorlar: Antik çağda bir de Antalya Kumluca’da Gagae denilen yerde çıkan bir tür kömür kristalini bilirlermiş bu özelliğe sahip olan. William Gilbert İngiliz Rönesansının büyük dahilerindendir. 1600’de Latince yazdığı De Magnete (“Mıknatısa Dair”) adlı kitabında kehribar gibi mıknatıslanan daha yirmi civarında madde saymış. Bu hadiseye de vis electrica, yani “kehribarî güç” adını vermiş. İngilizce electric sözcüğünün ilk kullanan bundan 46 sene sonra Sir Thomas Browne’muş, ki o da bir tuhaf deli dahidir. Fransızlar biraz gecikmiş: Journal de Savants dergisinin 23 Mayıs 1678 sayısında ilk kez électrique geçmiş, İngilizceden çeviri.
Türkiye’de ilk ne zaman duyuldu bilmiyorum. Mesela 1801 tarihinde Ratıb Efendi terekesinden Mühendishane-i Hümayun kütüphanesine satın alınan Frenkçe kitaplar arasında “elektriğe da’ir” bir eser göze çarpıyor, daha erkenine rastlamadım. Namık Kemal ısrarla seyyale-i berkiye demiş: “yıldırımsal akıntı” yani. “Buhar sayesindedir ki insan sehhar gibi denizde yürüyor, karada uçuyor. Seyyale-i berkiyye kuvvetiyledir ki âdem sahib-i keramet gibi hem tayy-ı zaman hem kasr-ı mekân ediyor.” Bu 1872.
1892 tarihli Tıngır ve Sinapyan’ın Istılahat Lugatında verdikleri karşılık kehrübâiye, şık bir deneme doğrusu. Ama elektrîk الكتريق demeyi de ihmal etmemişler. Zaten 1900 dolaylarından itibaren “tutan” sözcük bu. Dil Devrimi yıllarında bir ara yaltırık’ı önerdiler, ama bu da sözlüklere giremeden unutulup gitti. Oysa fena mı olurdu? Yıldırımlar yaratan/ Kahraman Türk ırkıdır/ Yalçınlardaki ışık/ Yurdun yaltırıkıdır.
Kehrübâ Farsça “samankapan” demek. Türkçede sonda türeyen /r/ nereden çıkmış bilmiyorum.
2022-01-26 11:00:00 +0000 UTC
View Post
22 Kasım 2009
Asurca şalâmusözcüğüne Chicago sözlüğü büyük boy tam 24 sayfa ayırmış. Birinci anlamı, bedensel anlamda “sağlık”. İkincisi bir kentin veya toplumun refah ve güven halinde olması, İngilizcesi welfare. Üçüncüsü selamet, emniyet, güvenlik. Sonra iyi olma, hayırlı olma, sağ ve sağlam olma, bir şeyin ücretini tam ve eksiksiz ödeme vs. Şalmu sağlıklı, emin, salim. Şulmuyine sağlık ve selamet. Ayrıca saray protokolüne uygun selam biçimi. Ayrıca barış, emniyet, güvenlik. Şulmânu da barış ve iyiniyeti tesis etmek için birine verilen hediye imiş.
İbranice şalôm“sağlık, selamet, emniyet, refah, barış”, ayrıca selam sözü. Şalômah bedel veya ödül ve hediye. David’in oğlu Şlômo’nun adı muhtemelen bundan gelir, ama başka yorumlar da var. Tevrat’ta bu zat sadece kraldır, Kuran’da ise Süleyman adıyla peygamberler katına terfi eder.
Ş yerine s koyunca Arapçalar da kolayca çıkıyor. Selâm ve selâmet: güven, emniyet, sağ ve salim olma, her türlü kötülük ve tehlikeden masun olma. Teslîm biraz daha karmaşık: bir kere, birini emin ve salim kılma. İkincisi, birini “emin ve salim ol” diyerek selamlama. Üçüncüsü, “tamam, hakkımı helal ettim, problem yok” diyerek bir şeyi birine verme. Dördüncüsü, “tamam haklısın” deyip birinin hakkını teslim etme. İslam, bir şeyin tam bedelini (peşinen ve güvenerek) ödemekmiş. Ayrıca “peki, kavga etmiyorum, barıştım, razıyım” demek. Daha sonra özel anlam da kazanmış. Tesellüm esasen “ödenen bedele razı olmak”, ama “teslim edilen şeyi almak” anlamında şimdi daha sık kullanılıyor.
Selîm sıfat: güvenli, emin, iyi huylu, hak tanır, sağ, sağlam, sağlıklı. Akl-ı selîm “sağlam akıl” demektir, sağduyu da diyebilirsin. Son beş-on senedir, üzerinize afiyet, bu tamlamayı sıfat gibi kullanma modası çıktı. Ben hayatta “aklıselim adam” diyeceğimi sanmam, “aklıselim sahibi adam”da ısrar ederim. Ama gene büyük konuşmayayım, yarın öbür gün dile ne olacağı belli olmaz.
2022-01-25 11:00:00 +0000 UTC
View Post
21 Kasım 2009
Okurlarım iki ekole bölündüler sanırım. Bir kısmı sevgili Önder Aytaç gibi siyaset, tarih, felsefe felan bilmediğim konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmamı öneriyor. Bir kısmı da öyle fasulyeden mevzularla bizi sıkma, siyaset anlat diyor. Bana aslında ikisi de uyar. Ama geçen haftalarda siyasete biraz fazla girdim, vatanist Türk gençliği benim yüzümden galeyanlara gelmiş diyorlar, o yüzden belki bir müddet fasulye işleriyle ilgilensem daha iyi olacak.
Eski Yunanca phasêlos bugün bildiğimiz fasulye değil, Anadolu’da fiğ dedikleri, milimetrik taneli, tatsız tuzsuz fasulyegilin adı. Bilimsel adı vicia sativa. Eski Dünya’da on bin yıldan beri yetiştirilen bir bitkiymiş. Bunun GDO’su olan vicia faba Milattan 2000 yıl kadar önce Doğu Akdeniz’de geliştirilmiş. Yunancası ve Latincesi faba’dır; oysa bizde sadece ezmesine fava adı verilir. Arapçası bakılla aslında düpedüz “yeşillik” veya “sebze” demek, düşünün ki ne kadar önemli bir mahsulmüş bir zamanlar.
Phasêlos sözcüğü phaseolus şeklinde Latincede de kullanılmış, fasulyegillerin bir tür genel adı olarak arka planda kalmış. Amerika kıtasına özgü bir bitki olan bugünkü fasulye (phaseolus vulgaris) Avrupa’ya geldiğinde, ekonomik davranıp, battal olmuş bu eski adı yeni bitkiye uygulamışlar. Bizim bu taraflara gelmesi sanırım 19. yüzyıl olmalı. Rumcası phasóli, aslı Yunanca olan kelimenin Batı dillerinden geri-ödünçlenmiş biçimi. Türkçede bilemediğim bir nedenle Rumcadan gelen balık ve sebze adlarının daima çoğul hali kullanılır, bu da olmuş phasólia’dan fasulya. Arkadaki /a/nın inceltilip kibarize edilmesi yakın dönemin eseridir.1
Fasulyanın yakın akrabası olan vigna unguiculata’nın hikâyesi başka. Bu Hindistan kökenli bir sebze. Türkler bununla Malazgirt’ten az sonra tanışmışlar, şekline bakıp böğürce demişler. Böğür demek böbrek demek, bu da böbrekçik. İstanbul’da bildiğim kadarıyla fasulyenin bir türü sayılır. Oysa Ege’de börülceyi gösterip “fasulye” dersen yüzüne boş boş bakarlar. Ayrı bir sebze kabul edilir çünkü.
Ayrıca lubya var, bezelye var, nohut var anlatacak. Ama yetsin bu kadar fasulye muhabbeti bugünlük.
1 Marianna Yerasimos hatalarımı düzeltmiş:
Doğru Yunanca phasouli/fasuli değil, phasoli/fasoli’dır.
Süreç: EYun Phasêlos, Katharevousa Phasiolos, Çağdaş Yun. Phasoli (çoğ. Phasolia) ve İstanbul Yunancası (Rumca) phasouli!
Siz her ne kadar sıkça kullanıyorsanız da artık “Rumca” diye bir dil yok. Dilin resmi adı Yunancadır. Rumca «ρωμαίικα» 1830’lardan sonra tedavülden kalktı ve Νεοελληνικα, Neo-Hellenic, Çağdaş Yunanca oldu. Rumca bugün sadece Türkçede kullanılan bir sözcüktür ve olsa olsa İstanbullu Rumların (bizim) konuştuğumuz Yunancayı belirleyebilir. Bu bir diyalekt değildir ancak tabii ki [ama] kendine özgü bazı yanları vardır. Özellikle kelime hazinesindeki farklar/zenginlikler çoktur. Örneğin hiçbir sözlükte yer almayan “ikindi kahvaltısı” anlamındaki Türkçe kökenli nefis “kendiano” sözcüğü gibi.
2022-01-24 11:00:00 +0000 UTC
View Post
20 Kasım 2009
Türkçeyi Hintavrupa dillerinden ayıran en temel özelliklerden biridir: Fiil kökü isim olmaz! Ya da şöyle diyelim: Fiil kökü ile onunla eşsesli isim arasında anlam bağı yoktur. Atmak başka at başka. İtmek başka it başka. Keza karmak/kar, yüzmek/yüz, yanmak/yan, gezmek/gez, uçmak/uç, ermek/er, artmak/art, açmak/aç... Say sayabildiğin kadar. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri kadar temel bir dil kuralı.
Görünürde birkaç tane istisna var. Savaş, barış, şiş, göç, belki sık, bir de affedersiniz bunun noktalı hali. Ama bunların da en azından bir kısmını açıklayabiliyoruz. Türkçede biliyorsunuz bir fiilden isim yapan +iş eki var, bir de işteşlik ve dönüşlülük fiili yapan +işmek eki var. Birincisine örnek alış, ediş, vuruş; ikincisine alışmak, edişmek, vuruşmak. Kökümüz alış değil, al; yani sorun yok. Savaş ve barış besbelli *sava- ve *barı- fiillerinden gelme türevler, kök fiilleri kaydedilmemiş de olsa. Şişik anlamında şiş ise bence şişiş sözcüğünden sıkıştırılmış olmalı.
Peki, vatanist gençliğin zihinsel evreninin merkezi olduğu anlaşılan o öteki şeyin adını ne yapacağız? Orada da sondaki /k/ sesi iki ayrı işlevle kullanılmış olabilir mi?
Bakın o kadar da fantezi değil. Türkçede “idrar etmek” anlamına gelen siymek fiilini bilirsiniz değil mi? Çok eski bir Türkçe sözcüktür, Ortaasya Türkçesindeki aslı siymek değil sidmek’tir, sidik de oradan gelir. Oradaki +d’nin de ek olması kuvvetli ihtimaldir; yani nihai fiil kökü *simek olmalıdır. E, Türkçede alet ve işlev adı yapan bir +(i)k eki var. Ekleyin bakalım ne oluyor.
Fiili nasıl açıklayacağız? Eski Türkçede dönüşlü (yani refleksif) fiiller yapan +ik- ekini varsaysak anlam bağı oluşmuyor, olmaz. Acaba çakmak, sokmak, sıkmak, yıkmak, yakmak gibi haşin eylemlerde hep karşımıza çıkan /k/ sesi, eski ve unutulmuş bir fiil yapım eki midir diye geliyor insanın aklına. Toprağı bol olsun Gerard Clauson böyle bir intensif ekinin varlığını ısrarla savunmuştu, ama Marcel Erdal’dan ağzının payını aldı. Gene de haklı mıydı? Yok, emin değilim, sadece fikir gezdirmece benimki.
*
Bir kelimeyi kullanmadan etrafında dolaşma sanatına eski belagatte icaz deniyormuş. Frenkçesi périphrase veya periphrasis. Becerdim değil mi?
2022-01-23 11:00:00 +0000 UTC
View Post
18 Kasım 2009
Dün sözünü ettiğim /x/ sesi Eski Yunancada var, χ harfi ile yazılıyor. Ama Latincede yok, dolayısıyla Latin alfabesinde eşdeğer bir harf de yok. Eski Romalılar Yunan kültürüne pek hayran olup, elit eğitimini bile Yunan diliyle verdiklerinden, Yunancadan aldıkları kelimelerde ne yapsınlar, o harfi kendi dillerinde CH çiftharfiyle göstermişler. Ama dilleri o sese dönmediğinden, bunu alelade C harfi gibi /k/ telaffuz etmişler. Misal, χαρτα (papirüs tabakası), Latincesi charta, okunuşu ama /karta/. χαρακτηρ (oyulmuş damga, mühür), Latincesi character, söylenişi /karakter/. χρομή (renk), Latince chroma, telaffuzu /kroma/. Vesaire.
İngilizce imla ile cebelleşiyorsanız, buyurun sizi bir muammadan kurtardım. İngilizcede ch çiftharfi biliyorsunuz çoğu zaman /ç/ okunur ama bazen /k/ okunur. Ne zaman /k/ okunur? Latinceden İngilizceye direkt gelen TÜM kelimelerde. Ayrıca modern çağda Eski Yunancadan türetilmiş yeni kelimelerde de “Latince usul böyledir” hesabı yine /k/ okunur. Character, chrome, architect, chorus, school, archeology böyle. Çarakter değil karakter, arçitekt değil arkitekt.
Fransızcada daha başka bir durum var, sırası gelmişken ona da bakalım. Kelime başında kalın sesliden önce gelen /k/ sesi, Latincenin Kuzey Frengistan halk lehçesinde /ç/ sesine dönüşmüş – tıpkı çöpek, çestane, çitap diyen Ciresunlular gibi konuşmaya başlamışlar yani. 11. yüzyıla doğru nihayet “ya bu bizimki Latince değil ayrı dil” diye karar verdiklerinde yerel lehçeye özgü bu /ç/ sesini ifade edecek bir harf aramışlar. Latincede böyle bir harf yok, mecbur CH çiftharfinde karar kılmışlar, “normal k değil çatlak söylenecek” anlamında.
Dava gene bitmemiş. 13. yüzyıl başlarında Fransızcada Büyük Sessiz Kayması gerçekleşmiş, /ç/ sesi (ve daha başka üç ses) Fransız dilinden pat diye düşmüş, bütün /ç/ler olmuş /ş/. Ama o arada Fransızca imla iyi kötü oturmuş olduğundan, bir daha imla değiştirmekle uğraşmamışlar. CH çiftharfini /ş/ diye okumakla yetinmişler.
Bu yüzden bakın ne olmuş. 11. ila 13. yüzyılda Fransızcadan İngilizceye geçen binlerce kelime var. O kelimelerde eski Fransız telaffuzu aynen korunmuş. Oysa asıl Fransa’da dil almış başını başka yere gitmiş. Aslan Yürekli Richard’ın adı mesela iki dilde aynı yazılıyor. Ama İngilizler /ç/ ile /riçırd/ derken, Fransızlar /rişar/ diyorlar.
Peki bundan bize ne? Şu: Hiçbir dil “fonetik” denilen imlayı uzun vadede koruyamaz. Türkçede de göreceksiniz öyle olacak. İmla fosilleşirken, telaffuz başka ufuklara yelken açacak. Bir bakacağız ki, aynen İngilizcedeki gibi, sözlüklerde Türkçe kelimelerin yanına parantez açmışlar, “o kelime öyle yazılır ama siz bakmayın, böyle okunur” diye açıklama gereği duymuşlar.
2022-01-22 11:00:00 +0000 UTC
View Post
17 Kasım 2009
Xırtlaktan1 xırt gibi çıkarılan o ses dünya dillerinin bazılarında var, bazılarında yok. Ne hikmettir bilinmez, Türkçenin doğu komşularının hepsinde var. Kürtçede var, malum. Arapçada, Farsçada, Ermenicede, Gürcücede, Zazacada, Çerkezcede, Lazcada, Süryanicede ve İbranicede de var. Ona bakarsanız Azericede de var, Anadolu Türk ağızlarının çoğunda da var. Ama İstanbul ağzında yok. Batılılıktan mı? Sanmam. Holandacada da o ses var sonuçta, Batının batısı İskoççada da var. Tesadüf olmalı.
O sesi temsil eden bir harf olmadan da Türkçeyi paşa gibi yazarız tabii; bunca senedir yazmışız, bir şeyimiz eksilmemiş. Ama bakın şimdi ne oldu. Türkçenin onyıllardır kapalı duran doğu penceresi aralandı, o taraftan da esintiler gelmeye başladı. Gün geçmiyor ki Kürtçeyle ve Kürtlükle, Arapçayla ve Arap kültürüyle ilgili bir konuya toslamayalım. Ötekilere de sıra gelecektir, kuşkunuz olmasın. Sonuç? Mesela o köyün adı Hultik mi Xultik mi, ayırma ihtiyacı doğuyor. Yahut berber anlamına gelen hallâk ile Yaratan anlamındaki xallâk’ı ayırdetmek gerekiyor. Ayıramasan ufak ufak kendini cahil hissetmeye başlıyorsun.
Akademik literatürde o sesi zımbırtılı h harfiyle yazarlar, şöyle: ḫ. Ama Microsoft kahrolsun, standart fontların hiçbirinde bu harf yok, en yeni Unicode’da bile çift karakter yazmak zorundasın. İşin yoksa editöre ayrı, tashihçiye ayrı, matbaaya ayrı not yaz, aman gözünü seveyim zımbırtılı h’lerim baskıda doğru çıksın diye. Kh diye yazsan gene olmaz, Türkçe imlanın mantığına aykırı. Üstelik uluslararası kullanımda kh’ın anlamı başkadır, sert nefesli bir /k/ anlamına gelir.
1930’lu yılların başında Celadet Ali Bedirhan, pardon Bedirxan, bugünkü Kürt alfabesini oluştururken خ karşılığı x harfini kullanmış, pek de iyi etmiş. Başta biraz tuhaf geldi bana da ama çabucak alıştım, şimdi rahat rahat kullanıyorum.
Batı dillerinde x’in anlamı başkadır, /ks/ okunur tabii, ama olsun o kadar karışıklık diyeceğiz. Muğlaklık olmasın diye sözlüğümde Yunan alfabesindeki χ harfini kullandım. Ama günlük yazışmada öyle egzotik simgelerle uğraşamazsın ki?
1 Gırtlaktan değil tabii, art damaktan. Gırtlaktan çıkarılan sesler bildiğimiz yumuşak /h/ ile Arapçadakı ayındır. Art damak dediğimiz damağın arkasındaki yumuşak kısımdır, küçükdil dahil; x sesi oradan çıkar.
2022-01-21 11:00:00 +0000 UTC
View Post
15 Kasım 2009
Ulusdevlet projesinin insanları koyuna dönüştürme projesi olduğunu anlattık dün.
Ama bu proje hayaldir, yürümez. İnsanoğlu koyunluğa ancak bir yere kadar ayak uydurur. Çokkatmanlılığı sürekli yeniden üretir. Kimi der ki ben Avrupa insanıyım, orayı mihenk alır, verilen emirleri o kıstasa vurup sorgular. Öbürü der ki ben Müslümanım, o dediğin kitabıma uymaz. Beriki Lazlığını öne çıkarır, yahut aşiretinin emrini devletin kanunundan üstün tutar. Kimi Mor Parti’nin ulusun iradesini temsil ettiğine inanır, kimi Turuncuların. Oldu mu ortam karmakarışık?
Sonuç şu: ulusdevlet projesi, durmaksızın vatan haini üretir. Sen insanı tek boyuta hapsetmeye çalıştıkça, insan dediğin o yaratık civa gibi elinden kaçar. Çıkar, benim sevgilim yahut çocuğum yahut vicdanım ittiğimin devletinden daha mühimdir der, ki normal duyarlığa sahip her insanın doğal duygusudur. Oysa ulusdevlet teorisi açısından baktığında bu dediği vatan hainliğinin daniskasıdır.
İtaatin tek meşru odağı ulus=devlet ise, büsbütün koyunlaştıramadığın her insanı potansiyel vatan haini saymak zorundasın. Eyleme geçmese bile ruhunda kaypaklık vardır. Yarın “sana ölmeyi emrediyorum” dediğinde ne cevap vereceği, hangi itaat odağına boyun eğeceği belli olmaz. Bir bakmışın, memleketin yarısı bilfiil vatan haini olmuş, öbür yarısı da potansiyel vatan haini. Ulus dediğin şey senin Politbürondan ibaret imiş, o Politbüroda da kaç kişinin gizli emeller besleyen hain olduğunu bilemezsin üstelik. Artık as, asabildiğin kadar.
Peki, hocam, burada ulus kötü şeydir, iptal edilmelidir diyor muyuz? Hayır, demiyoruz. İnsanın kendini bir yerlere ait hissetmesi neden fena olsun? Kültürünü seversin, dilini seversin, atalarını seversin, “bizimkiler”in hayrına bir şeyler yapıp mutlu olursun, onların başarılarıyla övünürsün, fena mı? Fena olan o değil, bunun tek başına, tek boyutlu insan imal etme projesine alet edilmesidir.
Laiklik diyordun, buyur işte laikliğin en hası. Kurtar devleti tek boyutlu ulus inancından. De ki Devlet, vatandaşların dinine, mezhebine, ve ULUSUNA karışmaz. Kimsenin ulusunu üstün veya aşağı görmez. Ulus ibadetini devlet dini yapmaz. Devlet bir hizmet örgütüdür. Orada oturan herkesin faydasını gözetmekle mükelleftir, ister Türk ister Japon olsun. O kadar.
Bunu diyebilsen, bir süre sonra bakarsın komşu ülkeler bile “biz sıkıldık bu ulusdevlet işinden, bi mahzuru yoksa bizi de alır mısınız” diye kapında sıra olmuşlar.
2022-01-20 11:00:00 +0000 UTC
View Post
14 Kasım 2009
Ödev yetiştirme derdine düşmüş bir genç okurum “Ulusdevlet nedir” diye bula bula soracak beni bulmuş. “Ulusdevlet, meşruiyet kaynağını din, müktesep hak, fetih, sözleşme, fayda ve saire yerine ‘ulus’ adı verilen ideal varlığa dayandıran zorba çetesine verilen addır. 1800’lerden 1960’lara kadar modaydı. Şimdi medeni ülkelerde kimse yemiyor,” diye cevap yazdım. Artık bilmem, ne not alır.
Şöyle yazsa belki hocası insafa gelip aferini çakardı:
Her devletin temel kaygısı, hocam, itaattir. Emir verdi, ceza verdi, falanca kişi veya zümrenin çıkarına aykırı bir karar verdi: insanların buna boyun eğmesini nasıl sağlayacak? “Silah zoruyla sağlar” desen olmaz, yetmez. Emrin “haksız” olduğuna inanırlarsa direnirler, istediğin kadar silahlan baş edemezsin. Hem ayrıca, o silahları kullanacak adamların da aklı yatması lazım ki yaptıkları doğru iştir. Yoksa o silahlar tutukluk yapar, hatta yüzüne patlar.
Şimdi, insanlarda ezelden beri “biz” ve “ötekiler” duygusu vardır. Bizimkileri seversin, ötekilere gıcık kaparsın: temel bir içgüdüdür. Bizle ötekinin ayıracı bazen aşirettir, dar veya geniş memlekettir. Bazen dildir, bazen din veya mezheptir, bazen ortak töredir. Bazen meslek ve kültürdür, siyasi inançtır, takım ruhudur. Bu aidiyet duygusu hiçbir zaman tek bir boyuta oturmaz, en ilkel zannettiğin toplumlarda bile birbiriyle çelişen, birbirine tam oturmayan birkaç ayrı aidiyet katmanı bulunur. İnsanı insan yapan da işte o çok katmanlılıktır. Çok katmanlıysan, o katmanlar arasında karar vermen gerekir; ne yapacağın belli olmaz. Değilsen zaten koyundan farkın yok.
Ulusdevletin püf noktası, hocam, insanların aidiyet duygusunu tek boyuta indirgeyebilme ham hayalidir. Der ki, din ve mezhep fark etmez; Kayserililik yahut Sivaslılık yok; takım ruhuna da ancak milli takımı tuttuğun ölçüde cevaz veririm. Bir yanda birey var, öbür yanda tek ve mutlak itaat odağı, ulus! E ulusun neyi emrettiği nereden belli olacak? Ulusun sözcüsü olan Devlet ne diyorsa o! Bu kadar yalın: bütün toplumu koyuna dönüştürme projesidir.
2022-01-19 11:00:00 +0000 UTC
View Post
10 Kasım 2009
“Aztekçe tepetl dağ demekmiş, demek ki Kızılderililer Türktür” diye akıl yürütenlerin mustarip olduğu hastalığa tıp dilinde ignoramus maximus deniyor. Türkçesi zır cehalet.
Atamız zamanında elde çok fazla malzeme yoktu, bir yerde mazur görmek lazım. Ama bugün öyle değil. Amerikan yerli dilleri dilbilim camiasında popüler bir konu, tonla araştırma yayınlanıyor, üç yüze yakın dil belgelendi, tasnifler değişti, arkeoloji alanında nefes kesici yeni bilgiler çıktı.
İlk insanlar bundan 12.000 yıl önce Kuzeydoğu Asya’dan Amerika’ya geçmiş. Yerli Amerikan nüfusunun yüzde 90 küsuru o göçenlerin soyundan gelme. Muhtemelen ilkinden 4000 yıl sonra ikinci bir grup gelmiş, Kanada’nın en batısından Teksas’a kadar uzanan alana serpili Na-Dené ve Tlingit dilleri ailesini getirmiş.
Şimdi bu insanların bir kısmının Ötüken ve Ergenekon taraflarından gelmiş olması mümkün mü, mümkün pekala. Ama şöyle bir sorun var. Bugün Türkçe dediğimiz dil konusunda bildiklerimizin ufku taş çatlasa bundan 2000 yıl öncesine gidiyor. Proto-Altayca hipotezi doğruysa hadi diyelim Türkçe ile Moğolca ve Tunguzcanın atası olan dilin iki-üç yüz kelimesini azıcık tahmin edebiliyoruz, olsa olsa 3000 sene öncesi.
Kıyaslamalı dilbilimin büyük zaferi Hintavrupa anadilidir. O da bundan 5000 veya 6000 sene öncesine gider. O dilin bugüne kalan yüzden fazla türevi olduğundan, ve bunların hepsi çok iyi belgelenmiş diller olduğundan, binlerce ve binlerce dilbilimci iki yüz sene boyu eşekler gibi çalışıp Hintavrupacayı çözmüşler. Bilip bilebildiğimiz bu kadardır, bundan ötesi yok.
Sivil halktan birinin “aa bak lan bu kelime buna benziyor” deyip doğru sonuç çıkarabileceği zaman dilimi bilemedin iki bin senedir. Ondan eskisi uzmanlık alanına girer. Mesela Farsça sad (100) ile Latince kentum (100) ve Yunanca hekaton (100) aynı kelimedir, Hintavrupa fonolojisine vakıf biri bunu şıp diye görebilir. Ama “vatan emreder ben yazarım” ekolünden gelen amca göremez. Nerede kaldı on iki bin sene!
Şöyle anlatayım. Amerika dilleriyle Türkçe belki de akrabadır, olmaz diye bir şey yok. Türkçede bugün tepe dediğimiz kelime belki Witoto dilinde uqqultup, Zuni dilinde de haadowo şeklini almıştır, olabilir. O zaman sen de otur, dersini çalış, ses değişim kurallarını bul, ispatla, değil mi? Onu yapmadığın sürece yaptığın iş sallamacadır, o kadar.
Kızılderili kilimleri de Anadolu kilimlerine benziyormuş, iyi mi? Bana sorarsanız Ermeni halıcının biri götürmüştür, Kristof Kolomb’dan bin sene önce.1
1 Son cümleyi tabii espri olarak yazmıştım. Meğer gerçeğe tahminimden daha yakın imiş. Dr. Tamer Eryılmaz Kızılderili kilimlerinin öyküsünü anlattı.
Kızılderili kilimlerini 1950’lerde rezervasyonlarda el sanatlarını ve ticari girişimciliği artırmak amacıyla küçük işletmeler kurmayı özendirmek için çeşitli yolları denerken beyaz Amerikalı sokmuş. Desen olarak da sağa sola bakmışlar ve Türk kilimlerinden desenler alıp öğretmişler. Öğretenin Ermeni olup olmadığını bilmiyorum.
Yerli Amerikalılarda dokuma hemen hemen sadece Navajolarda ve İspanyolların gelmesinden sonra başlamış. İlk dokumalar battaniye türünde. 1800’lerin ikinci yarısına kadar kilim veya “rug” diye bir şey yok. İlk battaniyeler “reis battaniyesi” (Chief’s Blanket) adı altında satılır ve tanıtılırmış. İlk kilimler 1850’lerde gözükmeye başlamış.
İlk görülen desen çeşitli renkte paralel çizgiler. Daha sonra paralel çizgiler zig-zaglar kazanarak dalgalı bir görünüm almışlar. Ortasında eşkenar dörtgen (karo veya baklava) olan desen ilk defa 1880’lerde görülmüş. Zaman icinde değişik desenlerin sayısı artmış.
İlk kayınpederim ABD’de Navajo eğitim sisteminin kurulmasında emeği geçen bir dilbilimciydi ve Navajo dilini bilirdi. Merak edip sormamışım o zaman.
2022-01-18 10:00:03 +0000 UTC
View Post
13 Kasım 2009
Süryanice xetsrâ serçe parmağı demekmiş. E peki, ne yapalım, bir lüzumsuz bilgi daha der geçeriz. Sonra aklımıza takılır Arapçasına bakarız. Süryanice /ts/ sesinin Arapça karşılığı kalın /s/ yahut sad harfidir, o yüzden x-S-r maddesine gitmek lazım. Bu kökten basit kelime yokmuş, ama türevler bak orada: ixtiSâr kısaltma, muxtaSar kısaltılmış, özet. Bildiğimiz muhtasar beyanname’nin muhtasarı. Böyle şeyler keşfedince insan ne kadar neşeleniyor anlatamam size.
Gene sad harfiyle ˁuSba “sıkı bağlarla birbirine bağlı insan topluluğu, kabile, aşiret”. ˁaSabArap kültüründe son derece merkezî bir kavram, “aşiretine bağlılıktan ileri gelen öfke ve duyarlık hali”. Latinceden gelen fanatizm’i tam karşılıyor. Fanatizm de esasen bir tapınağa mensup kişilerin öfke ve hamasetine verilen addır, “benim Apollo’ma laf edeni yakarım ulan” diye özetlenebilecek ruh hali. Fiilin beşinci halinde taassub (taˁaSSub) aşağı yukarı asab ile aynı anlamda, aşiretine yan bakanlara karşı içten içe kaynama durumu. Bu işi yapan kişi de mutaassıb olur.
Teamül. Amel’den altıncı babda fiil, esasen “karşılıklı veya beraber iş yapma, edişme”. İngilizcesi collaboration yahut practice olabilir. Zannederim teamül-i kadim üzeredeyiminin etkisiyle modern Türkçede anlamı kaymış. “Eskiden yapılageldiği gibi” anlamı kazanmış. “Sınavdan önce gel seninle teamül edelim” diyebilmen lazım aslında ama diyemiyorsun işte.
Tesanüt. Arapça “bir şeye veya birine dayanma” anlamına gelen az işitilmiş bir kelime. Vefik Paşa ve Şemseddin Sami lugatlerinde yok. Galiba Ziya Gökalp ya da o dönemin sosyoloji meraklılarından biri 1910’larda bunu Fransızca solidarité karşılığı olarak kullanmış. 1930’larda da hemen Öztürkçesini bulmuşlar: dayanışma. Mantıklı tabii, sened dayanak, isnad etmek dayandırmak, istinad dayanak, bu da dayanışma olur.
2022-01-17 10:00:04 +0000 UTC
View Post
9 Kasım 2009
Erken dönem Osmanlı Türkçesinde çoğu zaman ulus sıfatıyla ülke adı biridir. Rum, mesela, hem ülke adıdır hem o ülkeye ait insanın ve lisanın sıfatı. Aynı şekilde “Bulgar’a ve Macar’a sefer eyledük” yahut “Hind padişahının kızı” dendiğinde kastedilen şey genelde insanlar değil ülkedir. Bilhassa ülke vurgulanmak istediğinde eli/ili kullanılır, Rum Eli ya da Sırp Eli gibi. Ülke adına +lu ekliyerek yeniden sıfat yapıldığı da olur: Macarlu, Sırplu, Nemçelü vb.
Farsça +istan eki çok eskiden beri Türkçede bilinir. Ama yaygın olarak ülke adı yapımında kullanılması sanırım 16. yüzyıl modası olmalı. Hindustan, Habeşistan, Lehistan vesaire o devirden itibaren standart olmuştur. Dikkat edin, 16. yüzyıl Osmanlı ufku içinde olan yerlerin hemen hepsinin adı bugün +istan’la söylenir. Rusya istisnadır, çünkü o zaman henüz Rusya yoktu, Moskof Eli vardı; “Rusya” adı 18. yüzyılda bize Fransız ambalajıyla geldi.
Bir de Arnavutluk vardır. Çünkü 1908-1912 krizinde oralardan sanki ülkeymişçesine “Arnavudistan” diye söz etmek millî ve hamasî değerlere aykırıydı, hafif aşağılayaraktan “pöh, Arnavutluk!” demek siyaseten daha uygundu. Aşağılaya aşağılaya bir baktılar ki, pırr, orası da uçmuş. Bugün de deneyin bakın, vatanımızın bir bölümüne Kürdistan deyince beyni kontak yapan insanlar, “o yöre hep Kürtlüktür” deseniz o kadar ayılıp bayılmazlar. Akıbeti aynı olmaz inşallah.
Dur yahu, ne diyorduk? 18. yüzyılda çıkan ülkelerin +ya, 19. yüzyıl sonunda çıkanların +landa hatta +landiya olmasından söz edecektik. Gene yerimiz bitti.
+istan ekinin Farsça olduğunu bilmez miydiniz? Eski Farsça “durma yeri, durak, konak” anlamına gelen stânam sözcüğünden geliyor. İngilizce stand (durmak), Latince station- (durak veya durum), Eski Yunanca statikós (durgun), Eski Hintçe sthâna (duruş) ile aynı Hintavrupa kökünden. Kürtçe rawestan (durmak) da aynı olmalı galiba: ra-’yı çözdüm de, we-’den emin olamadım.
2022-01-16 10:00:03 +0000 UTC
View Post
7 Kasım 2009
Neden tere? Yani neden İngilland yahut İngilya veya İngilistan değil? Frenk ne zaman Fransız olmuş? Yüzlerce yıl Portakal olan memleketin adı nasıl Portekiz’e dönmüş? Bu soruların cevabı üzerinden Türkçenin tüm kültürlerarası ilişkiler tarihini yazmak mümkün. Köşeyazısı değil kitap olur vallahi.
İtalyanca İnglaterra (eski imlası İnghilterra) ve Fransızca Angleterre, ikisi de “İngiliz toprağı” demek. Terra= toprak, arazi. Biz İtalya’dan mı almışız, Fransa’dan mı? Karar vermek zor. 1680’de henüz İngiltere yok, Meninski sözlüğü hem milletin hem ülkenin adına İngilîz/İngilîs demiş. Tere 18. yüzyıl sonlarına doğru zuhur ettiğine göre Fransızcadan aktarılmış olması daha muhtemel bence. Fransızcanın uluslararası diplomasi dili olmasıyla bizimkilerin buna ayak uydurması aşağı yukarı o devirdedir.
17. yüzyılda hâlâ França ve Françalu revaçta, ama ufak ufak Fransa da başlamış bile. İlki tabii İtalyancadır, /s/li biçimi ise Fransızca. Peki Fransız ne? Rahmetli Tietze Venedikçe Franzès biçimine dikkat çekmiş, ben de ona kanmışım. Ama sonradan düşündüm, français sıfatı bugünkü Fransızcada /franse/ diye okunur gerçi ama ta 18. yüzyıla dek sondaki /s/ yutulmazdı, eril hali bile /fransez/ olurdu. Asıl oradan olmalı.
Nemçelü’nün Alman olması da yine Fransız ekolünün etkisidir; en erken 1780’lerde örneğini buldum. Sırpça ve bilumum diğer Slav dillerinde nemeç/niemçi vs. “dilsiz” demektir. Almanlara bu adı vermişler, doğru dürüst konuşmayı bilmeyen yabancı anlamında. Osmanlı da Doytiş yahut Totış filan diyeceğine tutmuş Rumelili ahalinin kullandığı Nemçe adını benimsemiş, ta 14. yüzyılda. Kazara Türklerin o devirde Almanlarla biraz daha yakın teması olsaydı bugün “Meşhur Totış şairi Goethe” diye konuşuyor olacaktık belki de. Ülke adı da Totışistan? (Deutsch’un aslı Teut’sch malum.)
Bu konuyu sevdim, yarın devam edeyim.
2022-01-15 10:00:03 +0000 UTC
View Post
6 Kasım 2009
En eski dillerin birçoğunda yüz ve binden sonra bir de on bin sayısının özel adı vardır. Eski Yunanca myrias, çoğulu myriades “on bin”. (İngilizce myriad halen “sayılamayacak kadar büyük sayı” anlamındadır.) Sanskritçe ayuta on bin. Eski Asya Türkçesinde tümen de öyle.
İlk Türkçe örneklerden beş altı yüz yıl öncesine ait Toharca metinlerde de aynı anlama gelen tmane sözcüğü varmış. Bundan hareketle Şinasi Tekin, ki kıymetli bir filologdur, sözcüğün Toharcadan Türkçeye alındığına hükmediyor. Oysa bence tersi de pekala mümkün. Tüm (top, küme) ve tümsek sözcükleriyle bağlantı düşünülebilir. Toharlar Türklerden önceki devirde bugünkü Uyguristan’da oturan bir kavim. Türklerle aralarındaki iletişimin tek yönlü olduğunu düşünmemiz için bir neden yok.
Türkiye Türkçesinde sözcük oldukça marjinal kalmış; sadece tümen tümen (“çok fazla”) deyiminde hayatiyet gösteriyor. Buna karşılık bakıyoruz İran’a, Şah İsmail Safevi’nin Türk ağırlıklı ordusunda tümen, on bin kişilik birliğin adı. Ayrıca on bin paralık İran para biriminin adı da tümen. Türkçeden almışlar.
Osmanlı tarih yazımında tümen sadece İran ordusuna ait bir askerî birlik adı olarak geçer. 1934’te Dil Devrimi bünyesinde askerî terminoloji Öztürkçeleştirilirken, eski adı fırka olan birliğe “ne diyelim, ne diyelim? hadi bu da tümen olsun,” hesabıyla tümen adını vermişler. Oysa ful tümen mevcudu 30.000 civarıdır yanılmıyorsam.
2022-01-14 10:00:03 +0000 UTC
View Post
5 Kasım 2009
Gazetelerde çıktı, Fransız mahkemesi “Scientoloji tarikatinin” dolandırıcılık yaptığına hükmetmiş. Eder, kendi bileceği iş. Ama bu nesnenin İngilizcesi Scientology, /sayıntalıci/ okunur. Fransızcası Scientologie’dir, uyarlamasının /siyantoloji/ olması gerekir. Peki “scientoloji” nedir?
Tahlil edelim: A) Türkçede 1980’lerin ortasından beri yerleşik usul gereği İngilizce kelimeler orijinal imlayla alınır, fonetik imlaya uydurulmaz. Brownie olur, network olur, ama bıravni ve netvörk olmaz. B) Ama +loji eki Türkçede yaklaşık 120 yıldan beri yerleşiktir; sosyoloji, seksoloji, filoloji bir sürü örneği vardır; dolayısıyla şiddetli bir “analojik baskı” uygular. Gariban ajans muhabiri ne yapsın? İki kuralı birden uygular, ortaya ne kuş ne deve, acayip bir şey çıkar.
Bana sorsalar ben bilimbilim yahut daha iyisi ilimbilim derdim. Science bilim, +logy de bilim demek, tam tercümesi budur. Olayın özündeki absürtlüğü yansıtmak açısından da uygun.
Bu scientology şeyini 1950’lerde Reverend Ron Hubbard adlı bir zatı muhterem çıkarmış. Biraz reenkarnasyon, biraz galaktik konfederasyon, biraz “kişisel gelişim” ve psikoloji içeren, tam Çağdaş Yaşama uygun bir inanç ve ibadet sistemi. Amerikan yasaları izin verdiği için Hubbard bu şeyi yeni bir din olarak tescil ettirmiş; dolayısıyla 1. kendisi peygamberlik mertebesine ulaşmış, 2. federal ve yerel vergilerden muaf olmuş.
Ama Avrupa Amerika’dan daha muhafazakâr bir kıta. Hele Fransa, devletin gözetim ve denetimi dışındaki dinlere pek sıcak bakmayan Laik bir ülke. O yüzden orada Hz. Ron’un dini din değil dolandırıcılık sayılıyor.
2022-01-13 10:00:02 +0000 UTC
View Post
3 Kasım 2009
Olmadık kelimelere meraklı olduğu anlaşılan bir okurum yazmış, nefi nedir diye. Öztürkçe Sözlük “Türkçedir” diyormuş, her ne demekse. Buna karşılık TDK’nın web sitesi Arapçadır demiş. Hakem diye beni seçmişler, bak şu işe.
Benim bildiğim Türkçede nafi vardır, “yararlı” demek. A uzun söylenir, sonda da ayın vardır, telaffuz edilmez, ama arkaya bir ek getirdiğinizde nafisi değil nafii derseniz ukalalık defterine ciddi puan yazdırırsınız. Arapça kök N-F-ayın. Aynı kökten nafıˁa var, “faydalı iş”, menfaˁat var “fayda”, bir de gayrımenkul hukukunda geçen intifaˁ hakkı var, “faydalanma hakkı” demek.
Nefˁî bildiğim kadarıyla sadece ünlü şairin mahlası olarak kullanılmış yapay bir kelimedir. O da “yararlı” ya da daha doğrusu “faydasal” anlamına gelir. Özellikle baktım, 18. yüzyıldan günümüze kadar basılı hiçbir Türkçe sözlükte geçmiyor. TDK sözlüğünün 1945’ten 2003’e dek sekiz baskısında yok. Lehce-i Osmani ve Kamus-ı Türki’de yok. Arapça sözlüklerde de yok. Sadece TDK web sitesine eklemişler, hangi akla hizmet bilmem, belki şairin adını merak edenler vardır diye düşünmüşler. Ama kesme işareti kullanmadıkları için kel alaka bir entry olmuş.
“Ne” soru edatı ve türevleri dışında “Öz”türkçede /n/ sesiyle başlayan kelime yoktur. /f/ sesi de ancak belirli koşullarda ve hece sonunda görülür. Yani başka hiçbir şey bilmeseniz de Öztürkçede nefi diye bir sözcük olamayacağını bilebilirsiniz.
2022-01-12 10:00:04 +0000 UTC
View Post
2 Kasım 2009
Türkçesi yaratmak, İngilizcesi create, Arapçası da halk etmek. Sonuçta aşağı yukarı aynı anlamda kullanılan kelimeler. Ama köklerine inerseniz çok farklı noktalardan hareket ettiklerini görürsünüz.
Yaratmanın kökü yaramak, o da esasen “uymak” demek. (Aklınıza yatmadıysa yaraşmak fiilini düşünün önce.) O halde yaratmak = uydurmak. Ya da işe yarar hale getirmek, bir fonksiyona uyarlamak; alet etmek de diyebiliriz. Aynı kökten gelen yarak kelimesine de dikkatinizi çekerim, affınıza sığınarak. Kötü bir şey değil, “alet” demek. “Donanım” ya da “gereç” de olur.
İngilizce fiilin esası Latince creare: insan ve hayvanlarda “doğurmak, besleyip büyütmek”, bitkilerde “üretmek, yetiştirmek”. Çok sonraları kilise Latincesinde “yoktan var etmek” anlamını kazanmış; ama antik çağda henüz böyle bir konsept yok, doğal üreme kastedilmiş. Aynı Hintavrupa kökünden Yunancada kréas var, “insan veya hayvan bedeni,” yahut düpedüz “et” anlamında.
Arapçada olay gene farklı. Xırıltılı x ile xalq, tanrının yaratma eylemine verilen ad. Ama aslî anlamı bu değil, “ölçerek kesmek, biçmek, pay edip ayırmak”. Mesela giysi yapmak amacıyla kumaş kesmek da xalq. Akraba dillere bakarsak, Aramice xalq “pay etmek, bölmek”. İbranice xeleq “pay, porsiyon, kısmet”. Tevrat’ın birinci cümlesini İngilizceye “In the beginning God created the heaven and the earth” diye çevirmişler, hani sanki “ete kemiğe büründürdü” gibi. Halbuki aslının vurgusu biraz daha farklı, “Başlangıçta Tanrı yer ile göğü ayırdı” diyor. “Pay etti” yahut “oranladı” da olabilir.
Demek ki neymiş? Türkler olaya pratik, Latinler biyolojik, Ortadoğulular idari veya matematiksel açıdan yaklaşmışlar. Al sana paradoks!
Düşünürseniz, o metafizik anlamdaki “yaratma” işi insanın doğal dünyasında yeri olmayan bir kavram. Bu dünyada canlılar vardır “doğar”; aletler vardır “yapılır”; doğal nesneler vardır, onlar da öylesine “vardır”, hadi bilemedin “düzenlenir”. “Var olan şeyler neden var” diye üst düzey bir soru sorunca yeni bir konsept gerekmiş, eh onu da elde hazır malzemeden uyarlayıvermişler böyle.
2022-01-11 10:00:02 +0000 UTC
View Post
31 Ekim 2009
“Evlatlar yanlıştır. Eşyalar diyen cahildir, değil mi hocam,” diye soranlara en basit cevap, “Bilader sen Türkçe bilmiyor musun? Neden bana soruyorsun?” diye kontratak yapmaktır. Türkçede evlatlar diyor muyuz? Diyoruz. Nokta. Arapçada evlatlar olurmuş, olmazmış, bırak onunla ukala tayfası ilgilensin.
Arapça çoğullar başlı başına bir sanattır. Aşağı yukarı her kelimenin çoğulu ayrı şekilde yapılır. Kırkı aşkın çoğul vezni var ezberlenmesi gereken, istisnalar da cabası. Bir de ekstradan problem var ki şu: Arapça gramerde çoğul isimler (eğer sözkonusu olan insan değil cansız veya hayvan ise) yapı bakımından tekil dişi ad sayılır, ona göre sıfat alır. Misal, fikr-i umumi ama çoğulu efkâr-ı umumiye olur, tekil dişi umumiyye sıfatıyla. Sanırım bunun da etkisiyle olmalı, Arapça çoğul adların birçoğu Türkçede tekil cins ismi olarak kabul edilmiş. Lazım oldukça da tekrardan çoğulu yapılmış. Hatta hububatlar, fütuhatlar gibi tripleks çoğul olanlar bile var. Habbelerlerler, fetihlerlerler gibi.
Örnekler saymakla bitmez, azla yetinelim. Arapça şey, çoğulu eşya yani “şeyler”. Aslında tam çoğul gibi de değil, bir sınıf ve zümre adı, “belirsiz sayıda şey” gibi bir şeysi var. Veledin çoğulu evlad, aynı şekilde “bir veya daha fazla çocuk, kaç tane olursa olsun” gibi bir mana ifade ediyor.
Libas çoğulu elbise, “üstüne giydiğin şeylerin topu” manasına. Mülk çoğulu emlak. Nevˁ çoğulu envaˁ. Rızk çoğulu erzak. Sırr çoğulu esrar. Resmigeçitteki resmin çoğulu merasim. Nefsin çoğulu nüfus, “canlar” anlamında. Sanˁatın çoğulu sanayiˁ, yani “bilumum elsanatları”. Şıkkın çoğulu şakak, kafanın iki yarısı demek. Aslın çoğulu usul. Zatın çoğulu zevat.
Türkçede bunları bir kere daha çoğul yapmakta sakınca görmüyoruz. Peki fena mı oluyor? Dilin ifade yeteneğinde eksilme mi oluyor? Muhatabımızın beyni dolanıp dumur mu oluyor? Edebiyat mı çöküyor? Vatan mı bölünüyor? Kime ne zararı var?
2022-01-10 10:00:04 +0000 UTC
View Post
30 Ekim 2009
“Tayland’da yabancılara falang Kamboçya’da barang diyorlar. Fransa’ya ise sırasıyla Farangset ve Barangdenmekte. Bu kelimeler bizdeki frenk ile aynı kökten mi gelmektedir? Kamboçya’da pazar yerlerine psar denmekte. Acaba bizdeki pazar kelimesinin oraya yansıması olabilir mi,” diye sormuş geçenlerde Kamboçya’ya sefer eden bir okurum.
Etiyopya günlerim gözümün önünde canlandı. Orada da her türlü beyaz yabancıya färänci diyorlar, bizim ‘hadi län’ deyiminde kullandığımız /a/ ile /e/ arası sesle. Üç kilometre öteden beyaz adamı görüp üç yüz tane çocuk “Ferenci ferenci ferenci” diye çığlık çığlığa bağırarak koşturuyor. Evet Frenk demek. “Gâvur” vezninde söyleniyor.
Kamboçya hakkında bilgim sıfır. Maamafih çarşı ve pazar kavramı Ortadoğu medeniyetinin o kadar güçlü bir ögesi ki, ve Hint Okyanusunun dört bir köşesinde ticaretle İslamiyet o kadar özdeşleşmiş ki, ona da hiç şaşmam. Etiyopya’da öyle, Madagaskar’da öyle, Sri Lanka’da öyle, Endonezya’da da sanırım öyleymiş. Çarşı yerindeki küçük esnaf hemen hemen her zaman Müslüman. Yüzde sekseni Budist yahut Hıristiyan olan ülkede taşranın bir ufak kasabasına geliyorsunuz, çarşı sokağı boyunca ıvır zıvır satanı, bakkalı, nalburu, berberi, terzisi, işportacısı hepsi Müslüman. Çarşı caddesinin ana kavşağında da kilise yahut tapınak değil cami var. Ne iştir bilmem, ama “Osmanlı Devletinde ticaret gayrımüslimlerin elindeydi” diye anlattıkları şeyin tam nasıl bir şey olduğunu anlamakta faydalı bir deneyim olduğu kesin. “Haa demek ki Osmanlı’da da vaktiyle böyleymiş ama tersinden” diye kafanızda olay şekilleniyor.
*
Biraz daha geniş düşünsen şöyle sonuçlara varmak da mümkün. Demek ki Batı emperyalizmi adamlara hep “yabancı”yı çağrıştıran izler bırakmış. Ortadoğu emperyalizmi ise iyi kötü topluma daha bir entegre olmuş, faydalı şeylerin adıyla anılıyor, psar gibi...
Gene de böyle şeylere çok güvenmeyin derim. Tam tersi sonucu çıkartacak on tane örnek sayarım gerekirse. Kim demiş dünya basit bir yer diye?
2022-01-09 10:00:03 +0000 UTC
View Post
24 Ekim 2009
Mert Bey yazmış, demiş ki: “Benim adım Arapça, önce ‘insan’, sonra ‘erkek’, sonra ‘cesur’ veya ‘dürüst’ anlamında. Bizde daha çok son iki anlam anlaşılıyor. Ama erkek anlamına da geliyorsa, acaba Mars ile bir ilgisi olabilir mi? Yani bir adım daha gidersek, Martin aynı kökten mi geliyor?”
I-ıh. Bir kere Arapça değil Farsça, hepten alakasız iki ayrı lisan. Sonra bu konuyu Elifin Öküzü’nde yazmıştım, onu okumadan bana soru soranlardan soru başına iki lira alıyorum haberiniz var mı?
Sözcüğün aslı martiya şeklinde en eski Persçe yazıtlarda geçiyor, MÖ 500 suları. Esas anlamı “ölümlü” demek; İngilizce mortal (ölümlü) ya da bizdeki mort sezon ve mortoyu çekmek deyimleri ile bir şekilde akraba. İslam sonrası dönemin Farsçasında mard, Arapça âdem’in karşılığı olmuş. Bu da hem genelde insan, hem özel olarak erkek demek. Demek ki erkeği insan ırkının has nümunesi olarak görmüşler, belki de komplekstendir, bilmem. Ermenice mart (insan = adam) da Farsçadan alıntıdır.
Yiğitler yiğidi Romalı tanrının adının kökeni meçhul. Walde-Hoffmann ve Ernout-Meillet sözlükleri spekülasyon yapmaktan kaçınmışlar. En en eski Latince kaynaklarda Mavors/Mawers geçiyormuş. MÖ 3. yüzyıla ait Oskça bir yazıtta Mamers demişler. Bundan ötesi çıkmaz sokak: bilgi yok. (Oskça neymiş? Latincenin Güney İtalya’da konuşulan amcaoğluymuş. Erken yaşta ezilip gitmiş.)
Tavladaki mars’ın ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Aradım aradım bir şey bulamadım. Arapça “suya batırmak” anlamında mers’tir diyorlar ama, yok, oturmuyor bir türlü. Kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran Mart ise eski Romalıların Martius ayıdır. Yani savaş tanrısının yortusunu kutladıkları ay. İmparatorluk çağında Yunancaya, oradan da bilumum Ortadoğu dillerine geçmiş, bize Arapça üzerinden ulaşmış. Adamın adı Mars, ama çekimli olunca Martem, Martis, Martius filan oluyor.
*
Bak hele, şimdi de elalemin tanrısına “adam” dedik, oldu mu? Bakalım kaç tane Romalıdan küfür kâfir maili gelir!1
1 İflah olmaz “laf sokma” huyumu kibir ve megalomani olarak değerlendirip, dini mevzularda daha “nesnel ve derinlemesine” makaleler yazmamı öneren bir okuruma şu cevabı vermişim:
Hayır, gazete köşesinde “nesnel ve derinlemesine çalışmalar” olmaz. İnsanlar sıkılır, okumaz. Gazete köşesi şovdur, standup’tır. İnsanları eğlendireceksiniz, kızdıracaksınız, duygularını harekete geçireceksiniz.
Daha mühimi. Türkiyede bazı insanların saygıdeğer ve doğru noktalardan hareketle Müslümanlığa sarıldığını biliyorum. Fakat vicdan, ahlak, adalet ve siyasi düzen sorularına Müslümanlığın doğru cevap olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Dolayısıyla bir yandan milliyetçi/faşist cepheyle mücadele ederken, bir yandan da arasıra öbür tarafa dönüp “arkadaşlar doğru yerde durduğunuzdan emin misiniz?” diye bir kılçık atma ihtiyacını duyuyorum. Diyebilirsiniz ki kendini beğenmişliktir. Sırtını bir tarafa dayamadan herkese birden cephe açmak çılgınlıktır, megalomanidir vs. Belki de haklısınız, ne diyeyim?
2022-01-08 10:00:03 +0000 UTC
View Post
26 Ekim 2009
Malazgirt’te Türkler Bizans devletinin canına okuyunca yalnız beylik kurmaya hevesli Türk komutanlara değil tabii, Bizans düzeninde şu ya da bu nedenle canı sıkılan Ermeni beylere de gün doğmuş. Bakıyorsunuz, 1071’i izleyen on beş yılda Anadolu’da imparatorluk ilan eden, orada burada kale zaptedip beylik kuran, fetihlere girişen bir düzine kadar Ermeni asıllı Bizans askeri var. Sonra bunların soyuna ne olmuş bilmem. İhtimal, A) Fütuhattan vazgeçip marangoz yahut terzi oldular, B) devir bunların devri deyip hidayete erdiler, çocuklarına da tembih ettiler “oğlum Ermenice konuşma şimdi laf eden olur” diye.
Buyurun, Emin Oktay’ın tarih kitabında yazmayan türden bir hikaye. “Büyük Ermeni beylerinden” diye tarif edilen Koğ Vasil, 1082 senesinde Behesni yakınındaki Keysun kalesini zaptedip hükümdarlık ilan etmiş. Adıyaman ve Maraş illerini kapsayan alanda hüküm sürmüş, Birecik padişahı olan Ebul Garib ile beraber (adına bakmayın, o da Ermeni) çok cenklere katılmış. Hangi icraatından dolayı Koğ yani “Hırsız” lakabını kazanmış bilmiyorum.
1113’te ölünce yerine yeğeni Dığa (“Oğlan”) Vasil geçmiş. Fırsattan istifade Urfa’nın Fransız hükümdarı Baudoin du Bourc buna savaş açmış. Oğlan Vasil uzaktan akrabası olan Bizans imparatorundan yardım istemiş; o da “al sana bu yetsin” diye Peçenek Türklerinden bir süvari birliği göndermiş. Yardım işe yaramamış, heyhat, Baudoin harbi kazanmış. Vasil’i yakalayıp gözlerini kör etmiş, ama sonradan acıyıp İstanbul’a gitmesine izin vermiş.
Behesni’nin şimdiki adı Besni, Adıyaman’ın ilçesi. Süryanice bir isim olmalı; yanılmıyorsam “Kaleli” ya da “Kaleiçi” gibi bir şey demek. O yöredeki yer isimlerinin çoğu Süryanice-Aramicedir. Buna karşılık Keysun Rumcaya benziyor, tıpkı Kayseri’deki Muncusun, Tavlusun, Hormusun, Aksaray’daki Mamasun’la Dadasun, İçel’deki Apsun, Sivas’taki Mudasun ve Kesresun gibi.1
1 (2013 notu) Bunu yazarken bilmiyordum, sonradan öğrendim ki Yunanca biçimi -ssós ile biten yer adları Türkçede genel kural olarak -son veya -sun biçimini alıyor. Misal, Sinassos > Sineson, Agalassos > Ağlasun, Arabissos > Arapsun, Dadassos > Dadasun, Mundassos > Mandasun, Taurassos > Tavlusun, biraz farklı bir ağızda Termessos > Tırmısın. Maamafih Keysun’un aslını halâ bilmiyorum. Kaissos veya Kagessos gibi bir şey olmalı.
(2019 notu) 9. yy’a ait Bizans kaynağında Kaisós, belirtme hali Kaisón olarak geçermiş. Bu isim, 6. yy’da hüküm sürmüş meşhur Necd meliki İmrul Qays’ın adının Rumca yazımı olan Kaisos’u anımsatıyor. Büyük olasılıkla Arapça Qays kişi adından veya Banû Qays soy adından türemiş olmalı.
2022-01-08 10:00:03 +0000 UTC
View Post
23 Ekim 2009
Geçen gün dokuz yaşına basan oğlum pat diye sordu, Babiş orji ne demek diye. Hadi bakalım, böyle babaya böyle evlat!
Anlatayım. Eski Yunanda biliyorsunuz, standart kamu dininin yanısıra MÖ 7. yüzyıldan itibaren etrafı salgın gibi saran “sır dinleri” var: mystery religions diyorlar. Bunların özelliği, tıpkı tarikat gibi, kapalı olmaları. Yani belli bir çıraklık ve inisiyasyon sürecinden geçmeden iç halkaya kabul etmemeleri. Yılda bir veya birkaç kez yaptıkları kadınlı erkekli ayinler hakkında bin türlü hikâye anlatılıyor. Müzik eşliğinde, belki alkol veya başka maddelerin de katkısıyla vecde geldikleri, bir tür çılgınlık içinde sır tanrılarına ibadet ettikleri söyleniyor. Ayine izinsiz girenlerin başına türlü felaketler gelirmiş. Mesela kılık değiştirerek ayine katılan Pentheus’u kendi anası aslan zannedip parçalamış.
Órgiaişte bu ayinlerin adı. Esasen “çalışma” anlamına gelen bir kelime. Bir tür zikr veya sema’ da diyebiliriz belki.
Etimolojiye girsek iş daha da ilginç. Yunancada érgon “iş, emek”, ergázomai “çalışmak”, ergátês “işçi, ırgat”, en-ergeía “çalışkanlık”. Bunları bilirsiniz tabii, sonra fizikte iş birimi olan erg var, ergonomi, ergometre, ergostatik vesaire var. Yine Yunanca órganon“çalışan şey, düzenek, makina”, órgia da “çalışma”.
Peki neden bazısı erg-, bazısı org-? Onu da şeyedeyim. Eski Hintavrupa dillerinde bu özellik var, müsaadenizle kısaca anlatayım. Normal bir kök hecesi, arkasına belli tipte ekler aldığında seslisini kaybediyor. Ermenicede bu özellik halen canlıdır: hur“ateş”, ama arkasına fail eki aldığında hurant olmaz, hrant (“yanan”) olur. Aynı şekilde, Hintavrupa anadilinde *werg- “çalışmak”, *wérgom“çalışıyorum”, ama *wrgónt “çalışan”.
Eski Yunancada bir tarihte modalar değişmiş, /w/ sesi kullanımdan düşmüş. Arkaik *wérgon olmuş érgon, normal. Peki *wrgia ne olacak? O da mecburen bir /o/ sesi edinmiş, olmuş órgia.
Tabii, İngilizce work ile Almanca Werk de aynı Hintavrupa kökünden gelme.
2022-01-07 10:00:04 +0000 UTC
View Post
22 Ekim 2009
Bu memlekette 800 küsur yıl boyunca sözü dinlenen herkes Farsça bilmiş, bildiğini belli etmeyi de sosyal hayatın gereklerinden saymış.
Malazgirt’ten sonraki ilk 200 yıl özellikle ilginçtir. Bu devirde Türkçenin esamisi bile okunmaz. Şehir hayatında kullanılan dil, öyle anlaşılıyor ki, avam işlerinde Rumca ise havass işlerinde Farsçadır. 1273’te vefat eden Mevlana Celaleddin’in Türkçe bildiğine dair bir belirti yok. Onun oğlu Sultan Veled Farsça yazar, ama Divan’ına birkaç tane beceriksizce Türkçe şiir eklemeyi ihmal etmez. Torunu Arif Çelebi’nin anadili ise muhtemelen Türkçedir.
Sonraki devirlerde Farsça, Arapçadan sonraki ikinci eğitim dilidir. Şiirle ya da tasavvufla ilgilenen herkes Farsça bilir. Edebiyatın ana referansları Firdevsi ile Sadi’dir; anadilinden okunur ve ezberlenirler. Hemen her şairin bir Farsça divanı vardır; olmadı, Türkçe metin içine yerli yersiz birkaç Farsça beyit attırmayı gerekli görür. İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt’inden sonra usul olur, Türkçe tarih kitaplarında ara bölüm başlıkları mutlaka Farsça yazılır. Ta 1890’larda Ahmet Rasim olağanüstü “modern” lezzetli köşe yazılarının içine komiklik olsun diye Farsça ara başlık atmayı sürdürür.
Müteferrika matbaasında basılan ilk Türkçe kitap bir Farsça sözlüktür. 1732 yılında Mehmed Said Efendi, yazı yazan herkese lazımdır diye kimselerin bilmediği gün yüzü görmemiş Farsça (ve Arapça) kelimelerden lugat yapar. 20. yüzyılın başında Servet-i Fünun şairleri, Fransız dergilerinden okudukları ekstra duygusal duygulanımları ifade etmek için sözlüklerde yeri olmayan Farsça kelimeler üretirler.
Türkçenin yazı dili bostanda üremedi sonuçta. 700 küsur senedir bu dilde harıl harıl yazı yazılıyor, her eline kalem alanın elinde dil birazcık şekillenip evriliyor. Eski yazı bilmeseniz de zararı yok, son yıllarda inanılmaz miktarda eski metin yayınlandı yeni harflerle. Biraz okusanız neyin nasıl geliştiği aşağı yukarı anlaşılır.
Şu yahut bu kelimenin Farsça değil Kürtçe olmadığı ne malum diye her Allahın günü başımın etini yemenize gerek kalmaz.
2022-01-06 10:00:02 +0000 UTC
View Post
21 Ekim 2009
Safranbolu’da eskiden safran yetiştirilirmiş, adı o yüzden öyleymiş, ah mirim ne güzelmiş o eski safranlar. Belediyesi de öyle diyor, kaymakamlığı da öyle. Çarşıdaki esnafla sohbet edince tatlı tatlı anıyorlar o eskiden safran yetiştirdikleri devirleri (tarlalar dolusu sarı sarı safranlar, bir düşün!), sonra cart diye sokuveriyorlar elli TL’ye bir adet poşetlenmiş safran soğanını.
Olabilir, belki eskiden safran yetişirdi, neden olmasın. Ama açıyoruz Evliya Çelebi’yi, ne görelim? Geyik 17. yüzyılda da aynı geyik: eskiden safran yetişirdi de, şimdi kendi yok adı kaldı yadigâr, ah vah! Sonra düşünüyoruz: zaˁfirân gerçi safran bitkisinin adı da, Arapçada ve erken Türkçede aynı zamanda sarı rengin de adıdır. Mardin’deki meşhur Deyrüz-Zaˁferan manastırı “Safran Manastırı” demek değil, Sarı Manastır demek. Sakın Zaˁfirânborlu derken “Sarıkent” kastetmiş olmasınlar? Olur mu olur?
Derken alakasız bir yerde alakasız bir bilgi gözümüze çarpıyor. Benim doğduğum kente adını veren rahmetli1Konstantin’in baba tarafı Rumelilidir, tabir caiz ise Yugoslavya göçmenidir. Hanedan ismi de Flavius’tur, yani Sarıoğlu, kimbilir neden. Bu sülaleden beş-altı kişi 4. yüzyılda Rum imparatoru olmuş. Şan olsun diye de Anadolu’da birkaç yere Flaviopolis (Sarılarkenti veya Sarıkent) adını vermişler. Bolu’nun Gerede (Kratía) kasabası bunlardan biridir. 343 yılından itibaren Flaviopolis adıyla piskoposluk merkezi olmuş. Hatta 869 yılına dek Flaviopolis piskoposlarının listesi elde mevcutmuş, onu da arayıp buldum.
Eh Gerede nere Safranbolu nere? Ama öyle değil işte! Meğer 9. yüzyılda mı ne bir ara Flaviopolis piskoposlarının makamı Safranbolu’ya taşınmış. Yani hazretler Safranbolu’da oturmuş, ama Flaviopolis Piskoposu unvanını taşımaya devam etmişler. Bizans’ta da aynen bizdeki gibi idari birim adını kasabaya aktarma huyu olduğundan, tıpkı Antakya’ya Hatay dedikleri gibi, Safranbolu’ya da Sarıkent demiş olabilirler mi?
Yok, bilmiyorum, sesli düşünüyorum o kadar. Sakın ha “Nişanyan’a göre Safranbolu adı Flaviopolis çevirisidir” diye topu bana atmayın. Sadece “halk etimolojisi” dedikleri folklorik dilbilim metodu nelere kadirmiş diye bu örneği aklınızda tutun, her okuduğunuz turistik broşüre kanmayın, o kadar.
Hatta bir şeyi eğer kaymakamlık yahut valilik söylüyorsa mutlaka yalandır diye varsayarsanız çok da yanılmazsınız.
1 Gayrımüslimler için “rahmetli” değil “toprağı bol olsun” denirmiş. Bilmiyordum!
2022-01-05 10:00:00 +0000 UTC
View Post
20 Ekim 2009
Dün “Kürtçe diye bir dil yoktur” diyen gerzek tayfasına cevap vermeye başlamıştık, devam edelim.
Üç: Her dilin kırılması imkânsız bir iç çekirdeği vardır, 400 dolayında temel fiil (almak, vermek, sevmek, gitmek, düşmek, uyumak vs.), insan bedenine ve doğa olaylarına ilişkin temel isimler, basit sıfatlar, sayılar, ben sen o gibi zamirler, gramer yapıları vesaireyi içeren. Bu çekirdek her dilde insanlık tarihi kadar geriye gider; Adem ile Havva’dan beri aralıksız kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Yabancı dilden etkilenme oranı binde birdir. Kürtçenin iç çekirdeği üzerine epeyce literatür var bildiğim kadarıyla. İrani diller ailesinin ilginç ve muhafazakâr (yani, çok eski bazı yapıları korumuş) bir üyesiymiş derler.
Dört: Bu iç çekirdeğin üstüne gelen on bin kadar Kürtçe kelimenin de hayli “saf” olduğunu bilmek için allame olmaya gerek yok, yarım saat sözlüğe bakmak yeter. Az bir şey İrani dilleri biliyorsanız bunların da oldukça “muhafazakâr” olduğunu, yani Farsçada bin sene evvel ölmüş arkaik unsurlar barındırdığını şıp diye görürsünüz. Ama “saf” olmak iyi bir şey midir, bakın ondan emin değilim. Kavimler insan gibidir; ne kadar dünya görmüşse bünyesi o kadar kavi, ufku o kadar geniş olur demek de mümkün pekala.
Beş: Kürtçenin YAZI DİLİ geleneği zayıftır, o yüzden orada zorlanıyor, epeyce yabancı kelime almak zorunda kalıyor deseniz anlarım. Üstelik bu sırf TC döneminin eseri değil, en az 15. yy’dan beri akraba dil Farsçadan çok sayıda “üst düzey” kültür kelimesi almışlar. Buna Arapça, bir tutam da Ermenice eklenmiş. Ama hayrettir, yazı diline Türkçeden aldıkları kelime yok gibi bir şey. İnanmıyorsanız alın bir Kürtçe metin, anlamaya çalışın. O tanıdık gelen kelimeler ya Farsça ya Arapçadır ya da Frenkçe, ama Türkçe değil.
Kardeş mardeş, görüyor musunuz yüz bile vermemişler “abilerinin” diline!
*
Ha şimdi duyar gibiyim, hangi dağda kurt öldü, Nişanyan Kürtleri neden öptü diye hayretlere gark olanları. Boş verin, mühim değil. 19 Ekim Silopi’nin Kurtuluş Bayramı münasebetiyle deyin, olur.
Anlamamaya kararlı insanlara ben neyi anlatabilirim ki?
2022-01-04 10:00:00 +0000 UTC
View Post